21 Temmuz 2014 Pazartesi

TASAVVUF, BİR HAL İLMİDİR

TASAVVUF, BİR HAL İLMİDİR

Pek Değerli Kardeşim
Tasavvuf bir hal ilmidir. "Hal", Arapça kökenli bir kelime olup Türkçe'mizdeki karşılığı "durum" dur. Hal ilmi"nden kasıt, bir durumu bizatihi yaşayarak öğrenmek demektir. O sebeple "tasavvuf ilmi" kitaplardan okunarak öğrenilemez. Bizzat yaparak ve yaşanarak öğrenilir. Burada yaşanacak "durum", Kur'an-ı Kerim ile Allahü Tealâ'nın vaz ettiği ve Rasulullah Efendimiz tarafından en ince ayrıntılarına kadar bizzat yaşanmış ve tüm insanlık alemine de yaşanması emir ve tavsiye edilmiş olan kalb halleri ve davranışlardır. Kur'an-ı kerimin ifadesiyle buna "Sırat-ı müstakim" denir. Sırat-ı müstakim, insanı dünyada da ahırette de kurtuluşa, hayra ve iyiliğe götüren bir "iyi ve güzel davranışlar bütünü"dür, edeptir, ahlâktır. Bu, insanlığı aydınlatan bir ışıktır. Bu, insanı, hayvanlardan da aşağı derekelere düşmekten kurtarıp onu "gerçek anlamda insan" haline sokan ilahi rahmettir. Son peygamberde en olgun noktasına ulaştığı için buna "Muhammedî Nur" da denilmiştir. Gerçekte bu, Adem (a.s.)'den bu yana bütün nebilerin yaşadığı bir örnek edep halidir. Rasulullah Efendimiz bu hali değişik zamanlarda, değişik sözlerle özetledi:
“İman sahibi, her hataya düşebilir. Fakat, hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez.” [İbni Ebi Şeybe, Bezzar]
“Güzel ahlak, gelmeyene gitmek, vermeyene vermek ve zulmedeni bağışlamaktır” (Taberani)
"Kendi için istediğini din kardeşi için de istemeyen, iman etmiş olmaz." [Buhari]
“Şüphe yok ki, Allah, sizin bedenlerinize, suretlerinize ve mallarınıza bakmaz! Fakat, kalblerinize ve amellerinize bakar!” [Müslim]
"İnsanların en kötüsü, insanlara zarar veren, onları incitendir" [İ.Ahlakı]
"Sizin bana en sevgiliniz, kıyâmet günü yeri bana en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır!" [Riyazü's-Salihin]
"Kalb kırmak, Kâbeyi yetmiş defa yıkmaktan daha kötüdür." [İslam İlmihali]
Burada bu sözlerle çok değişik biçimlerde anlatılmış olsa da gerçekte bütün bu sözlerin hepsinde ifade edilen ve kast edilen anlam tekdir, o da "Sırat-ı müstakim"dir; doğruluk, hak ve hakkaniyet üzere bulunmaktır; içi dışı bir olmaktır. Bütün bunlar da sağlam bir "iman" ve "ihlas" ile olur.
İşte tasavvuf, bunların bol bol sözünü etmek değil, fakat elinden geldiğince bunları bizzat samimi bir şekilde yaşamaya çalışmaktır.

# Tasavvuf bir hal ilmidir. Ancak yaşanarak öğrenilir.
Pek değerli kardeşim,
Tasavvuf bir hal ilmidir. Ancak bizatihi yaşanılarak öğrenilir. Yaşanacak hal, Rasulullah'ın halidir. Dini mübinin getirdiği gerçeklikleri yaşamadan, bir hayat tarzı olan İslam'ı anlamak ve onun kadrini ve kıymetini bilmek mümkün değildir. Kuşkusuz din kitaplarındaki fıkıh bilgileriyle İslam'ı öğrenmek ve dolayısıyle maddî ve manevî alemlerin yaratıcısı Allahü Teala'yı bilmek de önemli bir bilgidir. Ancak bu, tıpkı, hiç sıtmaya yakalanmamış bir doktorum sıtma hastalığını bilmesi gibi bir şeydir ki bu bilgi de daima eksik olan bir taraf vardır. Çok yönlü etkilere sahip olgular, kitaplardan öğrenilemez. Ancak bizzat yaşanarak öğrenilebilir. Bir kişi ateşin insanı yaktığını ve bu yanmanın insana çok acı ve ıstırap verdiğini teorik olarak ne kadar iyi bilirse bilsin, bir yangın felaketine maruz kalıp herhangi bir organı yanmadan ateşi gerçek anlamda bilebilir mi? Suda hiç boğulmamış bir insan boğulmanın ne demek olduğunu nasıl anlayabilir? Hiç kaza geçirmemiş bir insan, bir trafik kazasında çeşitli travmalara maruz kalmış ve bazı organları param parça olmuş bir insanı halini nasıl idrak edebilir?
İşte, değerli kardeşlerim, bir olguyu bizzat yaşayarak elde edilen pratik bilgilerin teorik bilgilere üstünlüğü, bu bilgilerin, kişinin tüm ruhu ile elde edilmiş olmasından ileri gelir. İnsan bir olguyu bizzat yaşayarak öğrendiği zaman o olgu ile yüzlerce maddî ve manevî gerçeği aynı anda, bir arada, ve bir bütün halinde idrak eder. Bu, tüm bedenimizi ve tüm ruhumuzu saran bir durumdur ve bunun sonuçları da olduğu gibi kalbe yansır.

# Kalb, bedenin ve ruhun aynasıdır.
"Kalbi Anlamak" başlıklı makalemden de hatırlayacağınız gibi, kalb, hem bedenimizin hem de ruhumuzun aynası gibidir. Her ikisinde de gelişen olayların bilgileri, bazen bilincimizle açık seçik anlaşılabilen görüntüler halinde, bazen de bilinçaltımızda ortaya çıkan karmaşık ruhsal olgular halinde, kalbimize yansır. Kalb, bütün ruhsal olayların tecelli ettiği bir odak noktasıdır. Ruhta ve bedende meydana gelen maddî ve manevî her olgu kalbe yansıdığı gibi; kalbdeki bilgi, fikir, duygu ve düşünceler de, aynı şekilde, bir geribesleme ile, ruhumuzu ve bedenimizi etkiler. Onun için kalb terbiyesi, bir müslüman için çok büyük önem taşır. Rasulullah Efendimiz:
"Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır ki, o düzeldiği zaman bütün beden düzelir. O bozulduğu zaman da bütün beden bozulur. Dikkat edin! O et parçası kalbdir." [Buhârî] buyurdu.
İşte tasavvuf bir hal ilmi olduğu gibi, o halin bütün yankı ve yansımalarının kalbde ortaya çıkması nedeniyle, aynı zamanda bir kalb ilmidir. O sebeple Allahü Tealâ'yı kalb ile bilmek, ancak, bir hal ilmi olan tasaavvufu, dinin mânâ ve özünü, Yaratan'ın kastettiği anlamda ve O'nun arzularına uygun bir biçimde yaşamakla mümkün olur. Allahü Tealâ'nın dinini, Rasulullahın varisi olan bir Mürşid-i Kâmile tabi olarak, onun denetim ve gözetimi altında, kast-ı ilahiye uygun şekilde bizatihi yaşamadan, maddî ve manevî düzenin sahibi olan Allahü Tealâ'yı doğru biçimde tanımak mümkün müdür?.. Allahü Tealâ hakkındaki en doğru bilgi, ancak O'nun vaz ettiği maddî ve manevî düzenin gerçeklikleri samimi bir şekilde yaşanarak ve Allahü Tealâ'nın ihsanı ile elde edilir. Bu bilgi, doğru ve samimi bir imanla gelen ve sezgi ile kişiye ilham edilen bir lûtuf ve ihsandır ki onun için bu bilgiye "ilm-i ledünni" denilmiştir. Ledünni ilim, "katımızdan verilen ilim" demektir.(1) Bu ilim, kişinin gayretiyle elde edilemez. Yalnızca Allahü Teala'nın lûtuf ve ihsanıyla elde edilir. Burada kişinin gayreti yalnızca imanında ve işlerinde samimi olmaktan ibarettir.

# Allah; hikmeti kime dilerse, ona verir.
Ayet-i kerimelerde:
"Allah; hikmeti kime dilerse, ona verir. Kime de hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayr verilmiştir." [Bekara, 269]
"Ey îmân edenler! Eğer Allâh’tan ittikâ ederseniz, O, size bir furkan (iyi ile kötüyü ayırt edecek bir ilim, firâset ve anlayış)verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allâh, büyük lûtuf sahibidir." [Enfâl, 29] buyruldu.
Diğer yandan Rasulullah Efendimiz de hadis-i şeriflerinde:
"Kırk gün helal yiyenin kalbini Allahü teâlâ nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya sevgisini, kalbinden giderir" [Ebu Nuaym]
"Her hikmetin başı, Allah korkusudur." [Taberani]
"Hikmet, on kısımdır; dokuzu uzlette, biri susmaktadır."[Beyheki]
"Kırk gün ihlasla İslamiyet’e uyanın kalbini Allahü teâlâ hikmetle doldurur" [Ebu Nuaym]
buyurdu.
Bu hadis-i şeriflerden de açıkça anlaşıldığı gibi işin özü, helâl lokma, Allah korkusu (takva), ihlas (işlerinde samimiyet), ve dilini lüzumsuz sözden sakınmaktır.

# Tasavvuf eğitiminin esası; biat, nefis tezkiyesi ve kalb tasfiyesidir.
Manevî buyrukla görev almış bulunan her evliyanın (Mürşit-i Kâmil'in) kendine göre bir yöntemi olsa da, tasavvuf terbiyesi, esas olarak 3 temel ilkeye dayanır: (1) Kendisi de bu yollardan geçmiş ve ilahi terbiyeyi bizzat yaşayarak edinmiş peygamber varisi bir mürşid-i kâmile biat ederek onun deneyimlerinden yararlanma, onun sohbetlerinden nemalanma; (2) O mürşid-i kamilin denetiminde İslam'ı, kast-ı ilahiye uygun şekilde bizatihi yaşayarak riyazet ve mücahede ile nefsini terbiye etme; (3) Zikirle kalbini her türlü kötü düşünce ve kibir, kin, intikam, haset gibi manevî kirliliklerden arındırarak kalbini tasfiye etme, riya ve gösterişten uzaklaşıp davranışlarında samimiyet ve ihlas sahibi olma...
Kişi bu eğitim sürecinde ne kadar samimi olursa o kadar çabuk yol alır. Nefsinin hevasına uyduğu her durumda da bu eğitim süreci kesintiye uğrar. Ve sonuçta, eğer Yaratan ihsan buyurursa, her şeye Allahü tealâ'nın nuruyla bakan bir gözün, tüm mahlûkata karşı sevgi ve muhabbet ile dolu olan bir gönülün, ve hakkı batıldan ayıran bir firasetin sahibi olur. Rabbinin hakikatini daha doğru bir biçimde kavrar. Allahü Tealâ'nın varlığı ve O'nun vaz ettiği din konusundaki şek ve şüpheleri ortadan kalkar. Rabbine olan bu samimi inaç ve güvenç sebebiyle de, kalbinde, değerine asla paha biçilemeyen bir teslimiyet, rıza ve tevekkül duygusu, bir huzur ve mutuluk hali ortaya çıkar. Bu duruma gelen kişilere "gönül ehli" veya"gönül adamı" denir. Derviş Yunus gibi. Onların bu halim selim ve mütevekkil durumları, yalnız kendilerine huzur ve sukunet sağlamakla kalmaz, yanlarına gelen herkese de sirayet eder. Onlarla birlikte bulunan kişiler, kendilerinde sebebini bir türlü anlayamadıkları bir huzur ve rahatlama hissederler. Gerçekte bu, insanî olgunluğun, bir başka deyişle Adem aleyhisselamdan bu yana gelen ve kalbden kalbe yayılan manevî bir rahmetin dışa vuran görüntüsünden başka birşey değildir.
Gönülleriniz huzur ile dolsun. Allah'a emanet olunuz. 
Dr. İsmail Ulukuş 
-------------------------------
(1) Osman Nuri Topbaş, http://www.netpano.com/haber/3982/Ledunni/İlim/Nedir/ 

"NEFSİNİ BİLEN RABBİNİ BİLİR"


Değerli Kardeşim,
Önceki yazımda, insanın başına gelen sıkıntıların, çoğu zaman, insana sürekli kötülükleri emreden Nefs-i emmarenin heva ve isteklerine tabi olmaktan ileri geldiğini, nefsinin insanın en büyük düşmanı olduğunu anlatmıştım. Ariflerin sultanı Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde:
"Senin en büyük düşmanın, seni çepeçevre kuşatan nefsindir." [Deylemi]
"İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir, sonra çoluk çocuğu gelir.” [Deylemi] buyurdu.

# En büyük savaş
Nefis, gerçekten çok kuvvetli ve azgın bir düşmandır. Allahü Tealâ’nın yardımı olmadan onunla başa çıkmak çok zordur. İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsi olunca, pek tabii olarak, insanın giriştiği en büyük savaş da, nefsine karşı vermek zorunda bu mücadele olmaktadır.
Bir gaza dönüşünde Rasulullah Efendimiz mealen, "Küçük cihaddan döndük, şimdi sıra büyük cihadda" dedi. Bunun üzerine Eshab-i kiram, "Büyük cihad nedir ya Resûlallah?"diye sordular; O da, "Nefis ile olan cihaddır” cevabını verdi. (Deylemi)
Diğer bazı Hadis-i şeriflerinde de Rasulullah:
"En üstün cihad, Allah yolunda nefsle yapılan cihaddır."[Ebu Davud, Taberani]
"Asıl kahraman, nefsini yenendir." [El-Askeri] buyurdular.

# İnsan hayatını değiştiren en büyük ikinci parametre: İman
Pek değerli kardeşim; nefisle yapılan savaş, son nefese kadar sürecek çetin bir mücadeledir. Bu en büyük mücadelenin başlangıcı da, "iman"dır.
İman, akıl nimetinden sonra, Allahü Tealâ'nın insana bahşettiği en büyük ikinci nimettir. İman, bütün hayırların başıdır. İnsanı diğer birçok yaratıktan farklı ve üstün kılan olgunluk yolunun giriş kapısıdır. Bir insanın günlük yaşantısını en çok etkileyen ikinci parametredir. İman ile insan, hayatının beşinci boyutuna adımını atar. Bu boyut insanın, içinde bulunduğu düzeni kavradığı; içinde yaşadığı düzenin ve bu düzen içindeki kendi öz varlığının bir Yaratıcı'sı olduğunu kabul edip kendi gönül rızası ile O'na teslim ve tabi olduğu bir boyuttur.
Beşinci boyutta insan, akıl boyutundan sonra, hayatının en önemli ikinci başkalaşımını yaşar. Bu boyutta insan, Rabbinin varlığını kabul eder. O'nun hayra götüren ilahî eğitim sistemine tabi olur. Bu boyut insanın, Rabbinin kendisi için öngördüğü yöntemle, insanî olgunluğun doruklarına doğru yavaş yavaş yol olmaya başladığı bir boyuttur. Bu boyutta insan, Rabbinin desteğini arkasına alarak, kendisini sürekli hayvansal davranışlara iten nefs-i emmaresine karşı çok büyük bir savaş verir. Benliğini, nefs-i emmarenin heva ve arzularının şekillendirdiği hayvani meziyetlerden (kötü ahlaktan) arırdırıp onu, ilahi meziyetlerle (güzel ahlakla) yeniden biçimlendirmeye çalışır. Bu boyutta Rabbine olan inanç ve güveni ne kadar fazla olur, ve ilahî kurallara sarılmakta ne kadar samimi davranırsa bu süreç o kadar çabuk tamamlanacak, o kadar çabuk olgun bir insan haline gelecektir.
"Akıl", Yaratan'ın insana en büyük bir lûtuf ve ihsanıdır. Onu görünür alemdeki diğer tüm varlıklardan ayıran ve insanın hayatını en büyük ölçüde değiştiren birinci parametredir. "İman"da, aklın, muhakeme, değerlendirme ve kararlarında fıtrî ölçütü olan bencilliği terkedip yepyeni özgeci ilahi bir ölçüt edindiği, bu sebeple insanın hayatında tarif edilemeyecek kadar büyük değişimlere sebep olan en önemli ikinci parametredir. İman ile "iyi ve kötü" kavramları için esas alınan ölçü değişmiş, fıtrî olarak gelen "kişisel çıkar" ölçüsünün yerini, Rabbinin teklifi ile edindiği yeni bir "Hak" ölçüsü almıştır. Onun için, dinden ne kadar uzak görünürse görünsün, bir insanda, dürüstlük, cömertlik, adalet, acıma gbi asılları ilahî olan güzel meziyetler varsa, ondaki bu güzel davranışlarının hakkın ve kalbindeki iman nurunun dışa vuran bir belirtisi olduğunu düşünmeli ve böyle bir kimseyi asla küfürle suçlamamalıdır.
Değerli kardeşim; İslam, gerçekte, baştan aşağı, insanın nefsine karşı verdiği bir olgunluk mücadelesidir. Bu savaşın en basit yöntemi ise nefse uymamak ve nefsini zelil etmektir. Hadis-i şeriflerde:
"İbadetlerin en kıymetlisi, nefse uymamaktır." (Sehl b. Abdullah Tüsteri)
"Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden de dinini aşağılamış olur." [Ebu Nuaym] buyruldu.

# Zamanımızda nefis mücadelesinin en büyük engeli
Ne yazık ki zamanımızda insanlar bu nefis mücadelelerinde çok büyük zorluklarla karşı karşıyadırlar. Bunun da en önemli nedenlerinden biri, varlığını ve geleceğini nefislerin azgınlaştırılmasında gören, içinde yaşadığımız Liberal Kapitalist düzendir. Bu düzen materyalist bir sistemdir. Esas aldığı tek değer, "para"dır. İlahı "para" olan bu sistem, daha çok para kazanmak için durmadan insanı ve insanın sahip olduğu bütün maddî ve manevî değerleri istismar etmektedir. Günümüzde üretimin sistemleşmesi, üretilen mal ve hizmetlerin hızla artması ve çeşitlenmesi, onların tanıtımını, tamamen bağımsız ve çok büyük bir sektör haline getirmiştir. Üreten ve satanlar, daha çok üretip daha çok satabilmek için akıl almaz tanıtım (reklam) yollarına başvuruyorlar. Bu tanıtımlarda insana değer veriliyor ve insan her şeyin odak noktası haline getirilmeye çalışılıyor gibi bir izlenim veriliyor. Gerçekte ise insanlar, nefislerinin isteklerinden başka hiçbir şey düşünmeyen ve ihtiyacı olsun olmasın durmadan tüketen bir doyumsuz canavarlar sürüsü haline getiriliyor.
İnsanın gelişimi ve olgunlaşması tamamen Rabbine tabi, nefsine egemen olmasına bağlı olduğu halde, bu reklamlarla insanlar, tamamen nefislerinin süfli arzularına tabii, Yaratan'ından ve yaratılışından habersiz birer robot haline getiriliyor.
Değerli Kardeşim; o sebeple zamanımızda hak batıla karışmış, insanlarımız, nefislerinin arzularından başka hiçbir şey düşünemez duruma gelmişlerdir. Tasavvuf ehli gayet iyi bilirler ki nefsin hevası, insanın Rabbini tanımasının önündeki en büyük engeldir. Onun için imanlarımız durmadan zayıflıyor. Bu robotlaşma sürecinden hepimiz az ya da çok etkileniyoruz.
Halbuki Rasulullah Efendimiz;
“Aklın alameti, nefse galip gelmek ve öldükten sonra lazım olanları hazırlamaktır. Ahmaklık alameti nefse uyup, Allah’tan af ve merhamet beklemektir.” [Tirmizi] buyurmuştur.

# Nefisle mücadelenin en önemli iki yöntemi: Riyazet ve Mücahede
Değerli Kardeşim; nefisle mücadele imanla başlar, demiştim. Kuşkusuz iman işin başlangıcıdır. Ama bu mücadelenin en önemli adımıdır. İmandan sonra gelen süreç ise, çok uzun bir yoldur. Bu yolun sonuna kadar varmak, her zaman herkese nasip olmaz. Çünkü herkes bu yolda aynı samimi inanç ve gayreti göstermez. Ama esas olan, her şeyi yaratan, yarattıklarının tüm niteliklerini, yeteneklerini, zaaflarını bilen ve bizler için en uygun sistemi öneren Rabbimize inanıp güvenerek O'nun bizler için belirlediği bu kurallar düzenini benimsemek, ve O'nun gösterdiği bu doğru yola girebilmektir. Bir başka ifade ile, nefsine değil, Rabbine tabiolmaktır.
Bu sistemin adı "İslam", temeli "iman"dır. Allahü Tealâ'ya ve O'nun elçileri vasıtasıyla bize bildirdiklerine hiçbir tereddüt göstermeden inanılmalıdır. Bu inançtaki, şek, şüphe ve tereddütler; kişinin hüsrana uğramasından ve olgunlaşmasını geciktirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Kişi inancında ne kadar samimi olursa, Rabbinin rahmet ve ihsanından o kadar çok yararlanır.
Yaratıcımız ve Rabbimiz olan Allahü Tealâ'nın bizler için öngördüğü, bizleri dünyada da ahırette de mutluluk ve esenliğe götürecek olan bu olgunlaşma yolunun iki temel yöntemi vardır: Riyazet ve Mücahede. "Riyazet", Allahü Tealâ'nın yasakladığı işlerden uzak durmak; "Mücahede" de, Allahü Tealâ'nın buyurduğu işleri yerine getirmek demektir. Bu güçsüz kardeşiniz bu yasak ve buyrukları, "Ebedi Mutluluğun Altın Kuralları" adlı makalemde ayrıntılı şekilde verdim. Bunları öğrenmeli, ve yaşantısının her anında samimi bir şekilde bunlara uymaya ve bunları hayatına uygulamaya çalışmalıdır. Buna "kulluk" (ibadet) denir. Adının kulluk olduğuna bakma... Gerçekte bu, insanın süfli nefsinin elinden kurtuluşu, gerçek özgürlüğüne kavuşmasıdır. Birçok kişi yaptığı herşeyin Allah için yapıldığını sanıyor. Bilesin ki insanın yaptığı herşey, kendinedir. Allahü Tealâ ganidir. Her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Tabii aciz kullarının kulluğuna da!..
"Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir" [Fussilet, 46]
"Kim arınırsa, ancak kendisi için arınmış olur;" [Fatır, 18]
"Rabbiniz size idrak kabiliyeti verdi. Hakkı görenin faydası kendine, kör olanın zararı kendinedir." [En'am, 104]
Değerli Kardeşim, Allah'a kulluk, seni, diğer şeylere, paraya pula, diğer insanlara, mala mülke, nefsine, tutkularına, kötü alışkanlıklarına kulluktan kurtaracak ve seni görünür mahlukatın en azizi kılacak, seni yeryüzünde Rabbinin halifesi durumuna getirecek bir kulluktur. Bunu hiçbir zaman unutma!!... Nefsinin seni kibirlendirerek, Rabbine kulluktan alıkoymasına imkan verme...

# "Nefsini bilen Rabbini bilir"
Değerli Kardeşim; her ne kadar amentüde bildirilen esaslara inanmakla insan Rabbini tanır ve müslüman olursa da insanın gerçek anlamda Rabbini tanıması, O'nun yasak ve buyruklarına samimi şekilde uymaya başlamasıyla gerçekleşir. Çünkü her bir yasağı ve buyruğu yerine getirmeye çalıştığında hemen insanın nefsi karşısına dikilir. Nefsi ile mücadele etmeden hiçbir şekilde o yükümlülüğünü yerine getiremez. Bu mücadele de nefsini daha iyi tanımasına, nefsinin ne amansız bir düşman olduğunu anlamasına, nefsinin Rabbi ile kendisi arasındaki en önemli engel olduğunu öğrenmesine vesile olur. Onun için daha henüz nefsini tanıyamamış bir kişinin, tam anlamıyla Rabbini bilmesi mümkün olmaz.
Hz. Âişe (r.anh.) Resûlullah (s.a.v)'a, “İnsan rabbini ne zaman tanır?” diye sorduğunda, Peygamber Efendimiz,“Nefsini tanıdığı zaman; zira nefsini bilen rabbini bilir”buyurmuşlardır (Aclûnî). Diğer taraftan,
"Nefse uymaktan kurtulmak, dünya nimetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefs, Allahü teâlâ ile kul arasında en büyük perdedir." (Ebu Bekir Tamistani) buyruldu.
Bir kişinin Allah'ı bilmesine engel olan şey, nefsidir, egosudur. "Nefsini bilen, Rabbini de bilir." Nefsini bilmeyen, nefsinin arzularına takılır kalır. Diyelim ki önümüze bir yiyecek geldi. Nefsini bilmeyen kişinin gözü, o yiyeceğin biraz sonra kendisine sağlayacağı zevklerde olur. Nefsini bilen kişi ise, o yiyecekte Rabbini ve O'nun rahmetini görür.
Allahü Tealâ, gözle görülmez. Ama O'nun işleri, Fiilî sıfatlarının tecellileri gözle görülür. İlim, irade, kudret, tekvin gibi Subutî sıfatlarının tecellileri, evrendeki her olayda kendisini açık seçik gösterir. Nefsini bilmeyen insan, hep nefsinin arzularına takıldığından, aleme ibret ile bakamaz, Allahü Tealâ'nın bu işlerini görmekten mahrum kalır.
O sebeple, Allahü Tealâ'yı doğru şekilde bilebilmek için, nefsi ile mücadele etmeli, nefsinin arzularına karşı koymalıdır. Canının her istediğini yapmaya çalışmamalıdır. Hele Allah'ın yasakladığı şeylerden, haramlardan, mutlaka uzak durmalıdır. Nefsine çok ağır gelse de, ibadetlerini aksatmadan yapmaya çalışmalıdır.

# İlahî rahmet ile, işler kolaylaşır
Samimiyetle Rabbine tabi olan için birkaç rekat namaz kılmak hiç de zor bir şey değildir. Ama nefsine tabi olan için, bırakın namazı, iki dakikada abdest almak, hatta bir Kelime-i tevhid okumak bile çok büyük bir külfettir. Kişi Rabbine inanıp O'na ihlasla kulluk etmeye niyetlenirse, Allanü Tealâ onun işlerini kolaylaştırır. Önceden kendisine çok zor gelen şeyleri, çok kolaylıkla yapmaya başlar. Bu yalnız alışkanlıkla izah edilebilecek bir şey değildir. Bunların bilimsel açıklamasını yapmak zordur. İlahi bir rahmettir. Maneviyat burada başlar. Allahü Tealâ'nın yardımı ile birçok olanaksız şeyler, bir anda çok kolay ve mümkün hale geliverir. Onun için her ibadetine başlarken Allah'tan yardım istemeli ve, "Ya Rabbi, benden kabul et ve bana kolaylaştır", diye dua etmelidir.
Değerli kardeşim; insanın, Allah yanındaki değeri takva iledir. Takva, Allah korkusu demektir. Ayet-i kerimede:
"Allah indinde en kıymetliniz, O'ndan en çok korkanınızdır." (Hucurat, 13)
buyruldu.
Takva, Allahü Tealâ'dan korkarak O'nun yasakladığı işlerden uzak durmak demektir. Bunun daha açık anlamı, nefsinin haram olan arzularına uymamak demektir ki buradan insanların "nefislerine ne kadar muhalefet ederlerse, Allahü Tealâ yanında o kadar değer kazanacakları" anlaşılır. Nefsine muhalefet et ki, nefsini bilesin, dolayısıyla Rabbini bilesin. Allah, yanında da bir değerin olsun.
İşte kalben Allah'ı tanımanın ilk aşaması, budur.
Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

"NEFSİNİ TEMİZLEYEN MUTLULUĞA ERER"

"NEFSİNİ TEMİZLEYEN MUTLULUĞA ERER"
Pek Değerli Kardeşim
Tasavvuf eğitiminin ilk aşamasını "nefis terbiyesi" oluşturur.
İlk makalemde yazmıştım. Tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum. İnsan varlığı, esas olarak beş boyuttan oluşur. İlk boyut madde boyutudur ki maddenin fiziksel ve kimsasal kanunlarına tabi olan bu boyutuyla insan tamamen bir cansız madde gibidir. İkinci boyut canlılık olaylarının başladığı, (enerji üreten) biyoanaliz ve (elde edilen enenjiyi kullanan) biyosentez olaylarını kapsayan fizyolojik boyuttur ki bu boyutuyla insan bir bitkiye benzer. Üçüncü boyut, dikkat, algı, tanıma, çevresinden haberdar olma (bilinç), gelen etkilere tepkiler verme gibi psikolojik etkinlikleri kapsayan psikolojik boyuttur ki bu boyutuyla da insan hayvanlara benzer.

# Aklın fıtrî ölçütü, ferdi koruyup kollamaktır
Dördüncü boyut, insanın akıl boyutudur. Akıl, varlık ve sağlık nimetlerinden sonra Allahü Tealâ'nın insana bahşettiği en büyük nimettir ve insanı en çok değiştiren birinci parametredir. Akıl, bir muhakeme ve karar mekanizması olduğundan, insanı, hem diğer hayvanlardan hem de kendi hemcinslerinden ayıran çok önemli bir beyin etkinliğidir. Akıl sayesinde her insan kendi özel hayatını kurar, ona istediği biçimde bir yön verir. Akıl sayesinde her insan diğer herkesten farklı düşüncelere, amaçlara, karar ve isteklere (rey ve iradeye), plan ve programlara sahip olur. Zihni boyuttaki bu etkinliklere bağlı olarak da o kişi, herkesten farklı bir takım davranış biçimleri gösterir. Birçoğu zamanla alışkanlıklar haline gelen bu davranış kalıplarının biçimlerdirdiği insan varlığına o şahsın özbenliği veya kişiliği denir. Türkçe'de "benlik" kelimesiyle ifade edilen bu özbenlik, Arapça'da "Nefs" kelimesiyle anlatılır. Bir başka deyimle, kişiliğimiz, aklımızın karar uygulamalarıyla inşa edilmiş manevi bir eserdir.
Aklın, bir düşünme ve karar mekanizması olduğunu söylemiştim. Bu mekanizma muhakeme ve değerlendirmelerini yapar, kararlarını verirken bir takım ölçütler kullanır. Fıtraten bu ölçüt, o bireyin yüceltilmesi, maddî, fizyolojik ve psikolojik gereksinmelerinin karşılanması, desteklenmesi, koruyup kollanmasıdır. Bir başka ifade ile akıl, fıtrî olarak, hep kişinin kişisel çıkarlarını koruyup kollayacak şekilde yapılandırılmıştır ve kişinin kendi maddî, fizyolojik ve psikolojik yapısından doğan arzu ve isteklerine göre kararlar alır. Bu durum, görünüşte o ferdin iyiliğine gibi görünse de gerçekte bu, zaruret sınırını aştığı zaman, toplumsal hayat yaşayan o birey için, hem kendi hayatını, hem de içinde yaşadığı toplumun hayatını tehdit eden çok büyük bir felaket halini alır. Etrafınızdaki aşırı bencil insanların kendi çıkarlarını korumaya çalışırken hem topluma, hem de kendilerine ne kadar çok zarar verdiklerini hatırlayınız lütfen.

# Arzu ve heveslerini, ilah edinenler...
İşte dördüncü boyuttaki henüz Rabbini tanıyıp ilahi eğitimden geçmemiş, o sebeple yaptığı akıl yürütmelerde ve aldığı kararlarda hep kişisel çıkar ölçütünü kullanan, düşünce ufukları kendi varlıklarının birkaç santim ötesine bile taşamayacak kadar dar, durmadan kendi maddî, fizyolojik ve psikolojik arzu ve isteklerini düşünen, kalbleri bu isteklerde dolup taşan, kendisine yarar sağladığını düşünürken gerçekte hem kendisine hem de topluma büyük zararlar veren nefislere "Nefs-i emmare" denir ki bu tür bir kişilik yapısı, durmadan sahibine kötülükleri emreder. Kur'an-i kerimde bu tür kişilik sahipleri için:
"Doğrusu çogunluk, heva ve heveslerine uyarak, bilmeden sapıtıyorlar." (Enam, 119)
"Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?" (Furkan, 43)
"Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta gidişçe daha sapıktırlar." (Furkan, 44) buyrulmuştur.

# Bütün kötülüklerin kaynağı
Gerçekte insanın en büyük düşmanı, kendi Yaratan'ını tanıyıp O'nun hayra ve iyiliğe götüren buyruklarını kabul etmeyen, durmadan kişinin kendi heva ve isteklerine göre kararlar alıp uygulamaya çalışan bu özbenliğidir. İnsanın başına gelen bütün sıkıntılar, bu nefs-i emmareye tabi olmaktan ileri gelir. Ayet-i kerimede:
"Nefs-i emmare, şiddetle kötülüğü emreder." [Yusuf, 53]
"Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez; Ama onlar çirkin işleriyle kendilerine zulüm ediyorlar." [Nahl, 33]
"Başınıza gelen musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz sebebiyledir." [Şura, 30]
buyruldu.
Hadis-i şerifte de:
"Hasislik, nefse uymak ve kendini beğenmek felakete sürükler." [Taberani]
buyruldu.

# Nefsini temizleyen mutluluğa erer
Kuşkusuz, her insanın yaşayabilmesi için gidermek zorunda olduğu bazı zorunlu ihtiyaçları vardır. Bunlar için bazı istek ve arzulara sahip olması, elbette, onun en tabii hakkıdır. Bunun Nefs-i emmare ile hiçbir ilgisi yoktur. Burada Nefs-i emmarenin sınırı, bu zorunlu ihtiyaçların ötesine taşan ve kişileri haram işlere sürükleyen taleplerdir. Bir insanın günlük vitamin-mineral ihtiyacını karşılayacak kadar meyve-sebze yemesi, elbette bir ihtiyaçtır. Ama bunun ötesinde hâlâ yemeye karşı içinde şiddetli bir arzu varsa, işte o nefistendir. Bu sonraki arzularına uyması halinde obez hale gelecek, ona dayalı bir sürü hastalık ve sıkıntı ile karşılaşacaktır. Başınıza ne zaman bir sıkıntı gelse lütfen geriye doğru bir dönüp bakın. Çoğu zaman, hayretle, o sıkıntının nefsinizin heva ve arzularına tabi olmaktan ileri gelmiş olduğunu göreceksiniz.
İnsan, en büyük düşmanı olan ve kendisini durmadan felaktelere sürükleyen Nefs-i emmareden nasıl kurtulur? Kurtuluşumuzun ve ebedî mutluluğumuzun sırrı, işte bu sorunun cevabında yatmaktadır.
"Nefsini temizleyen saadete ermiştir." (Şems, 9)
"Nefsini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır."(Şems, 10)
Nefs-i emmare, öylesine korkunç bir düşmandır ki Allahü Tealâ'nın yardım ve inayeti olmadan hiç kimse bu nefis belasından kolay kolay kendisini kurtaramaz.
"Heva ve hevesini tanrı edinen, bilgisi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Ey insanlar! Anlamaz mısınız?"(Casiye, 23)
"Eğer üzerinize Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır." [Nur, 21]
O sebeple kişi, kendisini sürekli kötülüklere sürükleyen nefsine karşı mücadelesinde, asla, kendi bilgisine, deneyimlerine ve cüz'i iradesine güvenmemelidir. Daima Rabbinden yardım istemelidir. Allahü Tealâ'nın yardımı geldiğinde de her şey bir anda çok kolaylaşıverir.
Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

ULU ALLAH'IN FİİLÎ SIFATLARI (2)

ULU ALLAH'IN FİİLÎ SIFATLARI (2)
Pek değerli okuyucularım,
Bu makalenin birinci bölümünde Allahü Tealâ'nın Madde ve Mânâ âlemleri (yani Yarattıkları) üzerindeki tasarrufları ile ilgili sıfatlarına "Fiilî Sıfatları" dendiğini bildirmiştim. Tabiidir ki biz, Rabbimizin, yalnız görünür bir âlem olan ve beş duyumuz ile algılayabildiğimiz Madde âlemi üzerindeki işlerine vâkıf olabiliyoruz. Mânâ âlemleri üzerindeki tasarruflarını da dilediği kullarına bildiriyor. Yaratan'ın âlemler üzerindeki işleri, fiilleri ve tasarrufları çok çeşitlidir. Bunların birçoğu, Allahü Tealâ'nın güzel isimleri içinde yerlerini almış ve Esmâ-ül hüsna olarak ifade edilmiştir. Fiilî sıfatların hergün tezahürlerine tanık olduğumuz dördü ise, Tahlîk (yaratma), İhya (diriltme, hayat verme), İmate (öldürme) ve Terzik (yarattıklarını rızıklandırma, besleme, ihtiyaçlarını giderme) dir.

# Tahlîk(Yaratma):
Canlı ve cansız olan her şeyin, aslî bileşenleri ve nitelikleriyle, Allahü Tealâ tarafından yoktan var edilmesi demektir ki, bu, yalnız Allahü Tealâ'ya mahsus bir sıfattır. Allahü Tealâ dışındaki başka hiçbir varlıkta böyle bir güç ve yetenek yoktur. Diğer varlıklarda böyle bir güç olduğunu sanmak, Allahü Tealâ'yı yeterince bilmemektır. Küfürdür.
"Allah, her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer, 62)
"O, her türlü yaratmayı bilendir." (Yasin, 79)
"Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tır. O, bir işin olmasını dilerse, ona ancak "ol" der, o da olur." (Bakara, 117)
İngilizce'de yaratmak sözü, yeni bir şey ortaya koymak anlamında, her şey için kullanılıyor. Bu, elbette doğru değildir. Yaratmak, yaratılmış unsurlardan yeni ve farklı bir cisim oluşturmak değil, o cismi, bütün aslî unsurları ve nitelikleriyle yoktan var etmek demektir.
Bir zamanlar hiçbir şey yoktu. Yalnız Allahü Tealâ vardı.
"O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir." (Hadid, 3)
“Allah vardı ve hiçbir şey yoktu,” (Buhârî, Tirmizî)
Allah (c.c.), evrendeki her şeyi, önceden hiçbir örneği olmadan, belli ölçü ve biçimler içinde, belli niteliklerle yaratmış, onları düzenlemiş, tüm zamanlar boyunca onların mahiyetleri ve nitelikleri üzerinde meydana gelecek değişiklikleri belirleyip bir programa bağlamıştır. Zamanı geldikçe bu programlanan olayları ve bu olaylara konu olan nesneleri yaratmaktadır. Başka bir ifade ile, "ilahî takdir" gerçekleşmektedir. Birçok olguyu da yeryüzündeki halifesi olduğunu belirttiği ve yeryüzünün sahibi kıldığı insanı vasıta kılarak onun eliyle gerçekleştirmektedir.
Bir şeyi yoktan var etmeye "yaratmak" dendiği gibi, yaratılmış şeylerden, yeni ve farklı şeyler üretmeye, "inşa" denir ki o da Allah'ın fiilî sıfatlarından birisidir.
"Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir." (Zühruf, 12)
"Çardaklı ve çardaksız bağları inşa eden Allah'tır." (En’âm, 141)
Allahü Tealâ, bugün, kendilerini çeşitli olağanüstü yeteneklerle donattığı yeryüzündeki akıllı ve becerekli kulları vasıtasıyla mega yapılar inşa etmekte, barajlar inşa etmekte, göklerde uçan tonlarca ağırlıkta uçaklar inşa etmekte, iletişim ve haberleşme ağları kurmakta, hatta bugün insana öğrettiği genetik sırlarla artık yeni canlı çeşitleri de yaratmaktadır. Adeti, kurduğu ilahi düzeni bozmamak ve her şeyi bu düzen içinde belli sebeplerle oluşturmak olduğu halde, dilerse bunları hiç sebepsiz olarak da yaratabilir. O'nun kendi yarattığı, tertip ve tanzim ettiği ilahî düzen içindeki tasarruflarına hiç kimse karışamaz.

# İhya ve İmate (Diriltme ve Öldürme):
Allahü Tealâ, ölü şeyleri dirilttiği gibi, diri şeyleri de öldürür.
"Doğrusu dirilten de öldüren de O'dur." (Necm, 44)
“Allah gökten su indirir ve ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Kulak veren kimseler için bunda ibret vardır.”(Nahl, 65)
“Doğrusu dirilten ve öldüren Biziz; hepsinin gerisinde de Biz kalırız.” (Hicr, 23)
Allahü Tealâ, birçok işin ve olayın olmasını bazı vesilelere, araç ve sebeplere bağlamıştır. Dilerse bunları hiçbir sebep ve vasıta olmadan da yaratır. Nitekim tarıh boyuca birçok insan bu tür bazı olgulara tanık olmuştur. Ancak sebeplerle yaratmak O'nun adetidir. Evrendeki düzenini bir sebeplilik (determinizm) esası üzerine kurmuştur. Onun için, sebepleri ilahlaştırmamalı, bazı sebep ve vesilelerle ortaya çıkan şeylerin, gerçekte yaratıcısının Allahü Tealâ olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. İnsanı da işlerini de yaratan Allahü Tealâdır.
"Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allahtır." (Saffat, 96)
"Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. (Oku) attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı. ...." (Enfal, 17)

# Terzik (Rızıklandırma):
Yarattığı bütün canlıların rızkını veren, onlara yaşamaları için gerekli enerjiyi sağlayan, onların bütün ihtiyaçlarını gideren Allahü Tealâ'dır.
“De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir?” (Yunus, 31)
"Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah'tan başka bir dost mu edinirim? de." (En'am, 14)
Allahü Tealâ, güneşi, yeryüzü için enerji kaynağı olarak yaratmıştır. Güneş enerjisi, ekosistem içindeki klorofilli bitkiler, yosunlar ve algler tarafından fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürülür. Sonra bu enerji buradan bu bitkileri yiyen otoburlara, oradan da onları yiyen etoburlara geçer. Onların ölümü ile de, bu enerjiden, toprak kurtları, funguslar ve bakteriler faydalanır. Böylece bu enerji hiçbir kayba uğramadan birinden diğerine geçerek yüzlerce canlının hayat kaynağı olur.
Bu enerji zinciri içinde Allahü Tealâ, her canlının rızkını dilediği şekilde dağıtmakta, her canlıyı belli ölçüler içinde dilediğince rızıklandırmaktadır.
"Allah, kullarından dilediğine rızkı bol ve ölçüye göre verir." (Ankebût, 62)
Rızk, Allahü Tealâ'dandır. Ancak evrendeki birçok olgu gibi, onun da elde edilmesi bazı sebeplere bağlanmıştır.
Değerli Kardeşim,
Evren Ulu Allah'ın fiili sıfatlarının sonsuz tecellileri ile doludur. İnsan Rabbini göremez. Ama O'nun fiili sıfatlarının yaratıklar üzerindeki görünümlerine her an muttali olur. Bütün mesele olaylara ibret nazarı ile bakabilmek meselesidir. Bu da imanla sağlanır. Bu güçsüzün, "İnsanı doğru anlamak" başlıklı ilk makalemden bu yana sürekli "iman" üzerinde duruşumun sebebi budur. İman, Marifetullahın yani Allah'ı bilmenin başıdır. İmanında kusur olan insanın aklı fikri sürekli nefsinin süfli arzularında olduğundan, kalbinde, bu arzuları nasıl doyuracağı fikrinden başka hiçbir şeye yer kalmaz. Akli fikri hep bu arzularda olur. O sebeple hiçbir şeye ibretle bakamaz. Ancak bir kişi, bir olgun yol göstericinin terbiyesi altında, onun direktiflerine samimiyetle tabi olup, Rabbini çok hatırlayarak ve ona Rabbini hatırlatacak şeylere ilgisiz kalmayarak kalbindeki nefsani olguları bertaraf ettiği zaman, o kişinin, her şeye bakış açısı değişir. İlahi rahmetin evrendeki tecellilerini bütün çıplaklığı ile görmeye başlar. Kısaca herşeyi "Hak" gözü ile irdelemeye başlar. Kendi bencilliğinden kurtulmuş insanın bu bakış açısına, "Feraset" de denir ki feraset, müminin olgunluk işaretidir. Hadis-i Şerifte:
“Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar” (Tirmizî)
buyruldu.
Bir radyo sohbetinde dinlemiştim; tasavvuf ehli bir Hoca Efendi konuşmasında, Kur'an-ı Kerim'de zikrin 200'e yakın yerde geçtiğini, 80 kusur yerde de emredildiğini bildiriyordu. Bunun sebebi nedir ki, Rabbimiz ısrarla kendisinin sürekli anılmasını istiyor. O'nun kulları tarafından sürekli anılmaya ihtiyacı mı var? Hiç şüphesiz hayır. Hem de büyük bir hayır... Asla... Buna ihtiyacı olan bizleriz. Yaratan, kendi zikrini emretmekle, bizleri, nefsimizin tasallutundan kurtarmak, bizi gerçek özgürlüğümüze kavuşturmak ve bizlere olan nimetlerini tamamlamak istemektedir. İstiyor ki bizler rahmetinden daha çok yararlananlardan olalım.
"Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister..." (Maide, 6)
"Doğrusu Allah insanlara karşı lütufkardır, ama insanların çoğu şükretmezler." (Mümin, 61)
Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

ESMA-ÜL HÜSNA ve KISACA ANLAMLARI


Değerli Kardeşim,
Esma-ül Hüsna'yı, yani Allahü Tealâ'nın güzel isimlerini ve onların anlamlarını bilmek, hatta yapabiliyorsa onları ezberlemek; Rabbini bilmek ve tanımak isteyen herkesin en önemli düsturlarından birisi olmalıdır.
Allahü Tealâ'nın güzel isimleri ve onların kısaca anlamları şöyledir:
"1. Allah: Cenâb-ı Hakk'ın, diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve ilâhî sıfatları içine alan öz adı.
2. Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.
3. Er-Rahîm: Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden.
4. El-Melik: Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.
5. El-Kuddûs: Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdîse lâyık olan.
6. Es-Selâm: Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden.
7. El-Mü’min: Güven veren, emin kılan, koruyan, iman nurunu veren.
8. El-Müheymin: Her şeyi görüp gözeten, her varlığın yaptıklarından haberdar olan.
9. El-Azîz: İzzet sahibi, her şeye galip olan, karşı gelinemeyen.
10. El-Cebbâr: Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran. Hükmüne karşı gelinemeyen.
11. El-Mütekebbir: Büyüklükte eşi, benzeri yok.
12. El-Hâlık: Yaratan, yoktan var eden. Varlıkların geçireceği halleri takdir eden.
13. El-Bâri: Her şeyi kusursuz ve mütenasip yaratan.
14. El-Musavvir: Varlıklara şekil veren ve onları birbirinden farklı özellikte yaratan.
15. El-Gaffâr: Günahları örten ve çok mağfiret eden. Dilediğini günah işlemekten koruyan.
16. El-Kahhâr: Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.
17. El-Vehhâb: Karşılıksız nimetler veren, çok fazla ihsan eden.
18. Er-Razzâk: Her varlığın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.
19. El-Fettâh: Her türlü sıkıntıları gideren.
20. El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile en mükemmel bilen.
21. El-Kâbıd: Dilediğinin rızkını daraltan, ruhları alan.
22. El-Bâsıt: Dilediğinin rızkını genişleten, ruhları veren.
23. El-Hâfıd: Kâfir ve facirleri alçaltan.
24. Er-Râfi: Şeref verip yükselten.
25. El-Mu’ız: Dilediğini aziz eden.
26. El-Müzil: Dilediğini zillete düşüren, hor ve hakir eden.
27. Es-Semi: Her şeyi en iyi işiten, duaları kabul eden.
28. El-Basîr: Gizli açık, her şeyi en iyi gören.
29. El-Hakem: Mutlak hakim, hakkı bâtıldan ayıran. Hikmet sahibi.
30. El-Adl: Mutlak adil, yerli yerinde yapan.
31. El-Lâtîf: Her şeye vakıf, lütuf ve ihsan sahibi olan.
32. El-Habîr: Her şeyden haberdar. Her şeyin gizli taraflarından haberi olan.
33. El-Halîm: Cezada, acele etmeyen, yumuşak davranan, hilm sahibi.
34. El-Azîm: Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce.
35. El-Gafûr: Affı, mağfireti bol.
36. Eş-Şekûr: Az amele, çok sevap veren.
37. El-Aliyy: Yüceler yücesi, çok yüce.
38. El-Kebîr: Büyüklükte benzeri yok, pek büyük.
39. El-Hafîz: Her şeyi koruyucu olan.
40. El-Mukît: Rızıkları yaratan.
41. El-Hasîb: Kulların hesabını en iyi gören.
42. El-Celîl: Celal ve azamet sahibi olan.
43. El-Kerîm: Keremi, lütuf ve ihsânı bol, karşılıksız veren, çok ikram eden.
44. Er-Rakîb: Her varlığı, her işi her an gözeten. Bütün işleri murakabesi altında bulunduran.
45. El-Mucîb: Duaları, istekleri kabul eden.
46. El-Vâsi: Rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile her şeyi ihata eden.
47. El-Hakîm: Her işi hikmetli, her şeyi hikmetle yaratan.
48. El-Vedûd: İyiliği seven, iyilik edene ihsan eden. Sevgiye layık olan.
49. El-Mecîd: Nimeti, ihsanı sonsuz, şerefi çok üstün, her türlü övgüye layık bulunan.
50. El-Bâis: Mahşerde ölüleri dirilten, Peygamber gönderen.
51. Eş-Şehîd: Zamansız, mekansız hiçbir yerde olmayarak her zaman her yerde hazır ve nazır olan.
52. El-Hak: Varlığı hiç değişmeden duran. Var olan, hakkı ortaya çıkaran.
53. El-Vekîl: Kulların işlerini bitiren. Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran.
54. El-Kaviyy: Kudreti en üstün ve hiç azalmaz.
55. El-Metîn: Kuvvet ve kudret menbaı, pek güçlü.
56. El-Veliyy: Müslümanların dostu, onları sevip yardım eden.
57. El-Hamîd: Her türlü hamd ve senaya layık olan.
58. El-Muhsî: Yarattığı ve yaratacağı bütün varlıkların sayısını bilen.
59. El-Mübdi: Maddesiz, örneksiz yaratan.
60. El-Muîd: Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan.
61. El-Muhyî: İhya eden, yarattıklarına can veren.
62. El-Mümît: Her canlıya ölümü tattıran.
63. El-Hayy: Ezeli ve ebedi bir hayat ile diri olan.
64. El-Kayyûm: Mahlukları varlıkta durduran, zatı ile kaim olan.
65. El-Vâcid: Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan.
66. El-Macîd: Kadri ve şânı büyük, keremi, ihsanı bol olan.
67. El-Vâhid: Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan.
68. Es-Samed: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herkesin muhtaç olduğu merci.
69. El-Kâdir: Dilediğini dilediği gibi yaratmaya muktedir olan.
70. El-Muktedir: Dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi kolayca yaratan kudret sahibi.
71. El-Mukaddim: Dilediğini yükselten, öne geçiren, öne alan.
72. El-Muahhir: Dilediğini alçaltan, sona, geriye bırakan.
73. El-Evvel: Ezeli olan, varlığının başlangıcı olmayan.
74. El-Âhir: Ebedi olan, varlığının sonu olmayan.
75. Ez-Zâhir: Yarattıkları ile varlığı açık, aşikâr olan, kesin delillerle bilinen.
76. El-Bâtın: Aklın tasavvurundan gizli olan.
77. El-Vâlî: Bütün kâinatı idare eden, onların işlerini yoluna koyan.
78. El-Müteâlî: Son derece yüce olan.
79. El-Berr: İyilik ve ihsanı bol olan.
80. Et-Tevvâb: Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan.
81. El-Müntekım: Asilerin, zalimlerin cezasını veren.
82. El-Afüvv: Affı çok olan, günahları mağfiret eden.
83. Er-Raûf: Çok merhametli, pek şefkatli.
84. Mâlik-ül Mülk: Mülkün, her varlığın sahibi.
85. Zül-Celâli vel İkrâm: Celal, azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.
86. El-Muksit: Mazlumların hakkını alan, adaletle hükmeden, her işi birbirine uygun yapan.
87. El-Câmi: İki zıttı bir arada bulunduran. Kıyamette her mahlûkatı bir araya toplayan.
88. El-Ganiyy: İhtiyaçsız, muhtaç olmayan, her şey O'na muhtaç olan.
89. El-Mugnî: Müstağni kılan. İhtiyaç gideren, zengin eden.
90. El-Mâni: Dilemediği şeye mani olan, engelleyen.
91. Ed-Dârr: Elem, zarar verenleri yaratan.
92. En-Nâfi: Fayda veren şeyleri yaratan.
93. En-Nûr: Âlemleri nurlandıran, dilediğine nur veren.
94. El-Hâdî: Hidayet veren.
95. El-Bedî: Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).
96. El-Bâkî: Varlığının sonu olmayan, ebedi olan.
97. El-Vâris: Her şeyin asıl sahibi olan.
98. Er-Reşîd: İrşada muhtaç olmayan, doğru yolu gösteren.
99. Es-Sabûr: Ceza vermede, acele etmeyen." [1]
Burada, konusunda uzman bir sıteden alıntı yaparak, Allahü Tealâ'nın güzel isimlerinin kısaca anlamlarını sizlere aktarmaya çalıştım. Bunların ayrıntıları, fıkıh kitaplarında bulunabilir. Amacımız, bunları sizlere ayrıntılarıyla açıklamak değil, Ulu Rabbimizin bu niteilikleri hakkında bir fikir edinmenizi sağlamaktır.
Allah'a emanet olunuz.
Dr. İsmail Ulukuş
--------------------
[1] http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3859

OLGUN İNSAN (2)

 OLGUN İNSAN (2)

Değerli Kardeşim,
Bir önceki yazımda, olgun bir mümin olma yolundaki bütün meselenin kalbdeki benlik sevgisini çıkarıp onun yerine Allahsevgisini yerleştirmek olduğunu, bunun da ancak, Allahü Tealâ’ya inanarak O’nun yasaklarından uzak durup buyruklarını yerine getirmek, bir başka ifade ile Peygamberimizin sünnetine tam olarak uymakla sağlanacağını, bunu da samimiyetle yapmak gerektiğni söylemiş, ayrıca her an Rabbi olan Allah (c.c.)’ı hatırlamak, yani ondan bir an bile gafil olmamak gerektiğini belirtmiştim.
Bunları tam bir içtenlikle yerine getiren kişi, zamanla Rabbinin öğütlediği ahlâkla ahlâklanarak "olgun bir insan" durumuna gelir.

# Beşinci boyuta ulaşmış olgun insanın bazı nitelikleri
İşte beşinci boyuta ulaşmış bu kâmil insan, artık, baktığı her şeye Hak nazarıyla bakar. Gördüğü her şeyden ibret alır. Yaptığı her işte önce Rabbinin rızasını gözetir. Verdiği her hükümde adaletle hareket eder. O artık herkesin güven duyduğu emin bir insandır. Onun çifte standartları yoktur. O kendi yararına olan işlerde bir türlü, kendi zararına olan işlerde başka türlü konuşup davranmaz. Çünkü o gerçek bir mümin olup onun ölçüleri Yaratan'ın kendisine verdiği Hak ölçüleridir. Onun, Rabbinin hoşnutluğuna mazhar olabilmekten başka hiçbir kaygusu, kuşkusu, korkusu ve endişesi yoktur. Bu sebeple o daima Hakkaniyet (doğruluk, adalet, gerçeklik) üzeredir.

• Gerçeklerin adamı
O batılın değil, hakkın peşindedir. O artık hurafelerle uğraşmayıp her şeyde hakkı ve gerçeği arar. Kendi aleyhine bile olsa gerçeklerin ortaya çıkmasından, gerçeklerin dile getirilmesinden rahatsız olmaz. Düşmanı için bile, gerçek ne ise onu söyler, hak ne ise onu ister. Çünkü o artık gerçeklerin adamıdır. Ve onun, artık, dördüncü boyuttaki insanda olduğu gibi, yalan dolanla yürütmeye çalıştığı karmaşık planları, ince çıkar hesaplarına dayalı entrikalı işleri yoktur.
"Hakkı batıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin."(Bakara, 42)
"Kendiniz için istediğinizi din kardeşiniz için de istemedikçe olgun bir mümin olamazsınız" [Buhârî, Müslim]

• Sabır ve şükür ehli..
Her şeyin, bu düzenin yaratıcısı, ayakta tutucusu, çekip çeviricisi ve koruyucusu olan Allahü Tealâ tarafından belli bir ilahi takdirle gerçekleştirildiği konusunda onun artık en küçük bir tereddüdü kalmamış; Rabbine karşı tam bir tevekkül ve teslimiyet içine girmiştir. O sebeple o, başına gelen her sıkıntıyı ve her iyiliği, her hayrı ve her şerri, her musibeti ve her selâmeti Rabbinden bilir. Onların hepsini gönül hoşnutluğu ile karşılar. Başına bir sıkıntı geldiğinde üzülmeyip sabreder, eline bir nimet geçtiğinde sevinip taşkınlık yapmayıp şükreder.
"Sabredenleri müjdele!" [Bakâra, 155]
"Sabrın îmândaki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir."[Deylemî]
"İmanın yarısı sabır, diğer yarısı ise şükürdür." [Beyheki]

• Haya ehli..
İnsan beşinci boyuta geçince, utanma duygusunun mahiyeti de değişir. Önceki boyutta nefsini küçük düşüren olaylar karşısında çok utanan insan, bu boyutta bunları önemsememeye, fakat Rabbinin rızasına uygunsuz herhangi bir iş yaptığı zaman utanmaya başlar. Onun için bu boyuttaki olgun insan, büyük bir haya ve edep sahibidir.
"Fuhuş insanın lekesi, hayâ zînetidir." (Berîka)
"Haya, baştan başa hayırdır." [Müslim]
"Haya imandandır." [Buhari]
"Haya ile iman bir aradadır. Biri giderse, öteki de durmaz." [Hakim]

• Alan el değil, veren el!
Beşinci boyuttaki olgun insan artık nefsi için durmadan alan değil, Allah rızası durmadan veren bir insandır.
"Veren el, alan elden üstündür." [Buhari]
O artık yalnız kendisi için değil, başkaları için de yaşayan biridir. Bu sebeple dünya düşkünü insanların çoğu, onu bir türlü anlayamazlar. Onların gözünde, o koskoca bir enayidir. O ise insanların değerlendirmelerine hiç önem vermez, yalnızca Allahü Tealâ’nın ne diyeceğine bakar. Ve kendisinin Allah (c.c.) katındaki değerini, daha doğrusu değersizliğini düşünür. Bu sebeple de o, daima, boynu bükük, gözü yaşlı, yumuşak huylu, mahlûkata karşı merhametli ve edep sahibi bir insandır. Rabbi her duasını kabul ettiği halde, Rabbinin onun her halini bildiğini düşünerek, O'ndan dünyalık herhangi bir şey istemeye utanır. O emri altındaki bütün insanları, Allahü Tealâ’nın bir emaneti olarak görür. Onların her şeyinden kendisini sorumlu hisseder.
İnsanların kötü halleri onu üzer, iyi halleri ise onu sevindirir.

• Bedeni halk içinde, fakat kalbi Hak ile...
O her anında, artık, kalben Rabbi ile birlikte olup bu yakınlık ona her şeyi unutturmuş gibidir. Kısaca onun bedeni halk içinde, fakat kalbi her an Halık'ı iledir.
O artık insanda bulunan ve insanı bazı durumlarda hayvanlardan daha aşağı derekelere düşüren çeşitli “nefsî sıfatlar”dan arınmış, Rabbinin öğütlediği ahlâk ile ahlâklanmış, Rabbinin yeryüzündeki halifesi olmaya hak kazanmış gerçek bir kuldur. Ve sizler ona baktığınızda, sanki onun kişiliğinde Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin davranışlarını görür gibi olursunuz. Ve onu gördükçe hep yaratanınız olan Allahü Tealâ’yı hatırlarsınız.

# Sırat-ı müstakim
Değerli Kardeşim,
"İnsanı doğru anlamak" başlıklı ilk yazımdan bu yana, bu güçsüz kardeşiniz, sizlere, Rabbimizin bildirdiği Hak ve Hakikat yolunu (sırat-ı müstakimi), zihinlerinizde duru ve açık bir biçimde yerleşsin diye, çeşitli anlatım biçimleri kullanarak, elimden geldiğince kolay anlaşılır bir dille, tekrar tekrar anlatmaya çalıştım. Ancak bunları yaşamadan anlamak, öğrenmek mümkün değildir. Kör bir insana renklerin nasıl olduğu anlatılamadığı gibi, mânâ körü bir insana da mânâ alemi, manevî olaylar ve onların manevî zevkleri anlatılamaz...
Mânâ körlüğünden kurtulmanın yolu ise, başlangıcı "iman" olan, manevî bir operasyondur. Bu gelişim sürecinin temeli samimiyetle, gönül rızasıyla, hak ve hakikat yoluna girmektir. Naklî (manevî) gerçeklikleri öğrenmenin yolu, “iman”dan geçer. İnsan bu gerçekliklere ancak imanı kadar vakıf olur. İmanı olmayan, ya da imanını yeterince olgunlaştıramayan da kör olarak gelir, kör olarak geçer. Bu gerçeklikleri göremediği için de onları yok sanır.
Değerli Kardeşim “hakikat”in görünür alemdeki görüntüsüne“şeriat” denir. Şeriat demek, en büyük gerçeklik olan Allah (c.c.)‘ın bizlere bildirdiği iman esasları, yasaklar ve buyruklar demektir. İnsan Rabbine samimiyetle inanarak, O’nun bu yasak ve buyruklarına, yani şeriata dört elle sarılırsa, bu yol onu, o şeriatın özü ve mânâsı olan hakikate, yani “sırat-ı müstakim”e kendiliğinden götürür. Yeter ki imanında da, işlerinde de “samimi” olsun. İmanında ve işlerinde samimi olmayana bu mânâ deryasından zırnık koklatmazlar.

# Beşinci boyutun şükrü
Pek Değerli Kardeşim,
Varlığımızın bu beşinci boyutu, insanın, sıradan bir "adem"olmaktan çıkıp gerçek mânâda "insan" olduğu bir boyuttur. Bu "olgunluk" noktası, tamamen Allahü Tealâ’nın bir lûtuf ve ihsanı olup, bu ilâhi rahmetini ancak dilediği az sayıda insana nasip etmektedir.
Eğer bu lûtuf ve ihsana mazhar olan mutlu kullardan biri olmak şerefine ulaşılırsa, çok az insana lûtfedilen bu manevî nimet için hadsiz hesapsız şükürler edilmelidir.
Ve olgun bir insan olmak yolunda kat edilen iman, ilim, kulluk, takva, vera, ihlâs, sabır, rıza, teslimiyet, muhabbet, marifet gibi manevî mertebelerin her biri için ayrı ayrı şükretmeli ve başta Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz olmak üzere bu nimete erişmenize vesile olanlar için de hayır dualar etmelidir.
Rabbimiz, herkesi, olgun bir insan olmak şeref ve mutluluğuna erenlerden eylesin!.. Ve hepimize son nefeslerimizde iman selâmeti nasip eylesin.
Allah'a emanet olunuz. Sağ ve esen kalınız...
Dr. İsmail Ulukuş

OLGUN İNSAN (1)


Pek Değerli Kardeşim, insan beşinci boyuta yükselip olgun bir insan haline geldikten sonra Allahü Tealâ'nın sabır, acıma, adalet, hakkaniyet, ihsan, cömertlik gibi bazı ilahi meziyetleri bu kişiler üzerinde tecelli etmeye başlar. Böylece insan Rabbinin yeryüzündeki halifesi durumuna gelir. Bu yazımda sizlere olgun insanın bazı niteliklerinden söz etmek istiyorum.

# Olgun müminin istekleri...
Değerli Kardeşim, işte insan Rabbinin iradesine teslim ve tabi olarak gerçek anlamda bir Müslüman olduğu zaman, artık o, her zaman ve her yerde Yaratıcısı ve Rabbi olan Allahü Tealâ’nın iradesiyle hareket etmeye başlar. Dolayısıyla ondan ortaya çıkan istekler de, görünüş itibariyle o kişiye ait isteklermiş gibi görünseler de, gerçekte o istekler, anlam yönüyle, Allahü Tealâ'nın istekleridir. Konunun daha iyi anlaşılması için birkaç örnek vermek istiyorum:
Diyelim ki böyle olgunluk mertebesine gelmiş bir alperen olan Ahmet Efendi, başına büyük bir felaket gelmiş olan terzi Ömer Beye, “Sabret yavrum, Kendini kapıp koyuverme. Allah sabredenlerin yardımcısıdır. Zamanla her şey yoluna girer. Hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah’tır. Ben senden sabır göstermeni ve metin olmanı istiyorum” dese, bu sözler Ahmet Efendinin istekleri gibi görünse de, aslında bizlere sabırlı olmamızı tavsiye eden Allahü Tealâ’dır.
"Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret. Çünkü bunlar (Allah'ın yapmanı emrettiği) kesin işlerdendir.” (Lokman, 17)
Gene aynı Ahmet Efendi, mali durumu iyi olduğu halde, borcunu ödemesi için sıkıntı içinde olan işçi Yusuf’u sıkıştırıp duran tüccar Kâzım Beye “Yahu Kâzım Efendi, o garip delikanlı şu günlerde işsiz kaldı, biraz sıkıntı içinde. Senin nasıl olsa bir sıkıntın yok. Ne olur kendisine biraz zaman tanıyıver. Yarın iş bulup çalışmaya başlar başlamaz sana öder. Garibi ne diye bu kadar sıkıştırıp duruyorsun?”, dese, bu istek Ahmet Efendinin isteği gibi görünse de gerçekte bu istek Allahü Tealâ’nın isteğidir.
“Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 80)
Veya Ahmet Efendi, yolda gördüğü, ellerine aldıkları leblebileri hem yiyip hem de birbirlerine atarak şakalaşan iki delikanlıya “Leblebileri güzel güzel yiyorsunuz. Ülkemizde bu kadar aç insan varken, neden nimeti oyuncak gibi birbirinize atarak israf ediyorsunuz a yavrum? İsraf etmeyin. İsraf haramdır.” dese, bu sözler ve bu istek Ahmet Efendiye ait gibi görünse de gerçekte bizlerden israf etmememizi isteyen yine Rabbimizdir.
“Yiyin, için, fakat israf etmeyin!” (Araf, 31)
Yine Ahmet Efendi, iki komşunun birbirine basit bir mesele yüzünden küstüğünü öğrenerek, her ikisi ile de ailecek görüşen üçüncü komşuya, “Ziya Efendi sen onları senin eve davet et. Onları barıştıralım. Komşunun komşuya dargın durması iyi değildir.” dese, yine Ahmet Efendinin bu arzusu, aslında, anlam olarak Rabbimizin isteğinden başka bir şey değildir.
"Mü'minler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasına düzeltin..." (Hucurat, 10)
Değerli Kardeşim,
Bu örnekler uzayıp gidebilir. Arif olan anlar. Sözü uzatmanın gereği yoktur. İşte bir kişi nefis odaklı dördüncü boyuttan mânâ odaklı beşinci boyuta geçip olgun bir insan olduğu zaman, artık o, kendi benliğinden gelen nefsanî arzularla değil, Rabbinin istek, arzu ve tavsiyelerine göre hareket etmeye başlar. Zamanla bu davranış biçimi, onda, kalbi bir meleke haline gelir.

# Olgun mümin, kendi nefsi için kimseden birşey istemez...
Bu kâmil insanlar, insanî benlikleri yok olduğu için, kimseden kendi nefisleri için bir şey istemezler. İstedikleri her şey, hep Allahü Tealâ ve O’nun sevgili elçilerinin istedikleri şeylerdir. Zaten bir insanın olgunlaşma yoluna girdiğinin ilk belirtisi de, kendi nefsi için kimseden bir şey istememeye başlamasıdır.
Hadis-i şeriflerde,
“İnsanlardan bir şey istemeyeni, Allahü teâlâ zengin eder. Kanâat edene de Allah kâfidir.” [Bezzâr]
“Açgözlü olmak ve istemekten sakın! Tamah, fakirliğin tâ kendisidir.” [Taberânî]
“Halktan bir şey istemeyeceğine söz verenin cennete girmesine kefilim.” [Nesai] buyruldu.
İşte beşinci boyuta ulaşmış olgun bir kişinin bizden istediği her şey, Allahü Tealâ’nın ve O’nun sevgili elçilerinin, yine bizim dünya ve ahiret mutluluğumuz için, bizlerden istedikleri şeylerdir. Onun için bu noktaya gelmiş olgun insanların sözleri kulak ardı edilmemeli, onların tavsiye ve nasihatlerine çok değer verilmelidir. Hatta onların hikmet dolu sözlerini işitebilmek için uygun ortamlar oluşturulmaya çalışılmadır. Konuşurlarken ikide bir gereksiz sorularla sözleri kesilmemelidir ki onlardan daha çok şeyler öğrenilebilsin.

# Olgun müminin bakış açısı
Değerli Kardeşim,
Olgun müminin iradesi, istekleri, nasıl ki onun kendi benliğinden kaynaklanan arzu ve istekler değilse, onun bakış açısı da kendi benliğinden kaynaklanan nefis odaklı bir bakış açısı değildir. O her şeye, Rabbinin terbiye ederek kendisine kazandırdığı Hak ve Hakikat nuruyla bakar. Biraz daha açarak anlatmaya çalışayım.
Dördüncü boyuttaki “benlik” sahibi insan aleme ve alemdeki olaylara “ben” gözlüğünden bakıyordu. “Benlik”i yok olmuş beşinci boyuttaki olgun insan ise aleme ve olaylara, Muhammedî Nur da dediğimiz mânâ gözlüğünden, feraset gözlüğünden, Hak ve Hakikat gözlüğünden bakar.
“Ben” gözlüğü bir at gözlüğüdür. Dar bir bakış açısı vardır. Her şeyi sadece “kişisel çıkar“ penceresinden görür. Halbuki mânâ gözlüğü bir Hak gözlüğüdür. Her şeyi “Hak” ve "Hakikat (gerçek)" penceresinden görür. Onun için gerçeklere gözü kapalı olan dördüncü boyuttaki insan, aslında kördür. “Dünyada kör olan bu kişiler ahirette de kör olarak haşr olunur. Ve kendi kendilerine derler ki, biz dünyada iken her şeyi görüyorduk, şimdi niye göremiyoruz. O zaman onlara denilir ki sizin dünyada da gerçeklere gözünüz kapalı idi, burası ise gerçek alemidir. Onun için gözleriniz görmüyor.”1 Ayeti kerimelerde;
"Her kim bu dünyada (manen) kör ise ahirette de kördür."(İsra, 72)
"Benim Kitap'ımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz." (Taha, 124)
"O zaman: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim der." (Taha, 125)
"Allah: Böyledir, ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun der." (Taha, 126)
buyruldu.

# Körlükten kurtulmak için
Onun için, Değerli Kardeşim, bir insan, daha dünyada iken körlükten kurtulmaya, her şeye İslâm’ın nuru ile, kısaca Cenab-ı Hakk’ın bizlere lûtuf ve ihsan buyurduğu Hak ve Hakikat nuru ile bakmayı öğrenmeye çalışmalıdır. Bu da ancak nefsin tezkiyesine (temizlenmesine), kalbin tasfiyesine (arınmasına) bağlıdır. Yoksa nefis, dünya heves ve arzularıyle dopdolu iken, kalb her an bu dünya tutkularına bir an önce kavuşmak için yanıp tutuşurken, yani özetle benliğin bütün bencillikleri kalbi sarmış iken, kişi, aleme nasıl Hak nuru ile bakabilir. O olsa olsa her şeye “bencillik” “çıkar” ve “menfaat” aymazlığı ile bakabilir.
Olgun bir mümin olma yolunda bütün mesele kalbdeki “benlik” sevgisini çıkarıp onun yerine “Allah” sevgisini, yani en büyük gerçeklik olan “Cenab-ı Hakk”ın sevgisini yerleştirmektir. Bu da ancak, tekrar kısaca özetleyelim, Allahü Tealâ’ya inanarak O’nun yasaklarından (haram ve mekruhlardan) uzak durup buyruklarını (farz ve vacipleri) eksiksiz yerine getirmek ve Peygamberimizin sünnetine tam olarak uymakla sağlanır. Tabii bunu da severek, isteyerek, gönül rızası ile, yani samimiyet ve ihlâsla yapmalıdır. Ve ayrıca her an Rabbi olan Allah (c.c.)’ı hatırlamalı, yani ondan bir an bile gafil olmamaya çalışmalıdır.
Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş
-------------------------
(1) KUŞÇUOĞLU, Galip H., 1998. Metafizik. H. Galip Hasan Kuşçuoğlu Kült.ve Eğt. Vakfı Yayını, No:4, Ankara

ULU ALLAH'IN ZATÎ SIFATLARI

 ULU ALLAH'IN ZATÎ SIFATLARI
Değerli Okuyucularım,
Bir şeyi bilmek demek, onun özelliklerini bilmek demek değil midir!?.. "Bilgi" dediğimiz şey gerçekte "varlık-nitelik" ilişkisine dair bir yargıdan başka bir şey midir?.. Mutfağımız için basit bir cihaz alacak olsak, tezgahtara her defasında farklı sorular sorarak, onun bütün niteliklerini öğrenmeye çalışmıyor muyuz?..
Bu prensip; bizlerin varlık sebebimiz olan, bizleri yaratan, bizleri rızıklandıran ve bahşettiği çeşitli nimetlerle bizleri ayakta tutan, bizleri eğitip güzel ahlâk sahibi olgun insanlar haline getiren mevlamız, ulu Rabbimiz Allahü Tealâ için de geçerlidir. Rabbimizin ne kadar çok niteliğini bilirsek, O'nun yüce zatını o kadar iyi bilmiş oluruz. Ulu Yaratan'ın nitelikleri için yerleşik bir teamül olarak "sıfat" terimi kullanılmaktadır. Fıkıh bilginlerimiz, Kur'an-ı Kerimin içeriğini ve Hadis-i Şerifleri inceleyerek Allahü tealanın sıfatlarını ortaya koymuşlar ve ayrıntılı bir biçimde bizlere nakletmişlerdir.
# Marifetullah'ın ikinci yöntemi: "Nakil" yoludur
Usul adı verilen yöntem bilgileri dışta tutulursa, İslam bilimleri, esas olarak, beş ana bilim dalından oluşur. Bunlar:Kur'an ve Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Tasavvuf ve Ahlâktır.
İslam Hukuku ile uğraşan bilim dalına, "Fıkıh" denir. Fıkıh, Ayet-i Kerime ve Hadis-i şeriflerden yola çıkarak İslam İnanç, İbadet, Ahlâk, Yaşayış ve Hukukuna ilişkin bilgi ve hükümleri ortaya koyan bir bilim dalıdır. Zaten Fıkıh, kelime anlamı itibariyle, bir şeyi bütün yönleriyle iyice anlayıp bilmek demektir. Fıkıh uzmanlarına da "Fakih" denir.
Fakihlere göre Allahü Tealâ'yı bilmek, ancak O'nun sıfatlarını, Ayet-i kerime ve Hadis-i şeriflerde bildirildiği şekilde bilmekle mümkün olur.
İşte Allahü Tealâ'yı, Rasulullah'tan naklen gelen bilgilerle, yani ayet ve hadislerde geçen bu sıfatlarla, fıkıh bilginlerimizin bildirdiği şekilde bilmeye "nakil" yolu denir. Bu yöntem, daha önceki yazılarımızda açıklamaya çalıştığımız, Allahü Teala'yı bilmenin ilk adımı olan "akıl" yolundan sonra, Marifetullahın ikinci yöntemidir.
Allahü Tealâ'nın sıfatlarından bir kısmı, yalnız kendi zatına ait olan sıfatlardır. Bunlar Allah'ın zatından başka hiçbir yaratıkta bulunmaz. Bunlara Allah'ın "Zatî sıfatları" denir. Bu sıfatlar şunlardır:

  1. Vücud (var olması),
  2. Kıdem (varlığının başlangıcı olmaması),
  3. Beka (varlığının sonu olmaması),
  4. Vahdaniyet (tek olması, O'ndan başka hiçbir ilah bulunmaması),
  5. Kıyam binefsihî (başka bir varlığa muhtaç olmadan kendi zâtı ile ayakta kalması),
  6. Muhalefetü’n- lil-havâdis (yarattıklarının hiçbirine benzememesi)

# Ulu Allah'ın Zatî Sıfatları, yalnız kendi zatına mahsustur.
Değerli Okuyucularım,
Allah'ın zatî sıfatları, yalnız O'na mahsus olan, O'nun dışında başka hiçbir varlıkta bulunmayan sıfatlardır. Başka varlıklarda bu sıfatları var kabul etmek, küfür olur. O sebeple, kalbinde zerrece iman bulunan her kardeşimiz bunları iyice öğrenmeli, anlamalı, bunlara ters söz ve davranışlardan sakınmalıdır.
Bugünkü yazımda bu zati sıfatlardan söz edeceğim.
• Allah vardır (Vücud).
Allah vardır. Ancak Allah'ın var olması, diğer eşyanın var olması gibi değildir. Allah'ın varlığı, mutlak bir varlıktır(absolute existence). O'nun varlığı, başka şeylerin varlığına bağlı değildir. Allah'tan başka her şey yok olsa, Allah, gene var olur.
Madde alemi ve Ruhlar alemi, yaratılmış varlıklardır. Yaratıkların var olmaları, onları yaratan Allah'ın onları ayakta tutmasıyla mümkündür. Varlıkları, tamamen Allah'a bağlıdır. Allah (c.c.) onları varlıkta tutmazsa, yaratıkların hiçbiri varlığını sürdüremez. O sebeple yaratılmış şeylerin varlığı, izafi bir varlıktır (relative existence). Varoluşları, bir bakıma, Allahü Tealâ'nın varlığı gibi gerçek bir anlam değil, mecazi bir anlam taşır. Ayet-i kerimelerde:
Keza Hak yalnız Allah'tır; (Hac, 62)
O gün, Allah onlara kesinleşmiş cezalarını verecektir. Allah'ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir. (Nur, 25)
buyruldu.
• Allah'ın varlığı ezelî ve ebedîdir (beka ve kıdem).
Allah'ın varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Halbuki yaratılmış şeylerin hepsinin bir başlangıçları, bir de sonları vardır.
"O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur;" (Hadid, 3)
"Doğrusu dirilten ve öldüren Biziz; hepsinin gerisinde de Biz kalırız." (Hicr, 23)
"Allah'la beraber başka tanrı tutup tapma. O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur, O'na döndürüleceksiniz." (Kasas, 88)
Allahü Tealâ dilerse, yarattıklarından bazı şeyleri, sonsuza dek var edebilir. Onları sonsuzu dek varlıkta tutabilir. Ancak bu o şeylerin kendiliklerinden ebedî oldukları anlamına gelmez.
Materyalist Felsefeyi inanç düsturu edinmiş bazı kişilerin sandıkları gibi evreni ebedî sanmak, Allahü Tealâ'yı yeterince bilip tanımamış olmaktan ileri gelir. Maddenin ne kendisi, ne de maddî alemdeki hiçbir şey ebedî değildir. Maddî alemdeki her şeyin bir başlangıcı, bir gelişme süreci, bir de sonu vardır. Bizlerin gözleme olanağı bulduğumuz yakın çevremizdeki her olgu bunu gösterdiği gibi, bütün tabiat bilimleri, uzay ve gökyüzü araştırmacılarının elde ettiği veriler de bunu göstermektedir. Bakî olan yalnız Allah (c.c.)'tır. Allah'tan başka şeylere bu sıfatları atfetmekten çok sakınmalıdır.

• Allah, birdir (vahdaniyet).
Allah birdir. O'ndan başka ilah yoktur. O, varlığında, sıfatlarında, yaratmasında ve işlerinde tektir. Allahü Tealâ, dilediğini yaratır. Yarattıklarını dilediğince tertip eder, düzenler, çekip çevirir. Her nesnenin sahip olacağı niteilkleri dilediği şekilde belirleyip onları dilediği şekilde ölçülendirir. Zaman içinde her nesne üzerinde meydana gelecek değişimleri istediği şekilde tespit ve tayin eder. Sonra bunları zamanı geldikçe gerçekleştirir. Tüm bunları yapmak için hiçbir yerden, hiçbir kişiden, hiçbir nesneden enerji, yardım, destek, bilgi, güç ve kuvvet almaz. Nesneleri de, kişileri de, bilgileri de, enerji, güç ve kuvvetleri de yaratan O'dur. Canlı cansız, maddî manevî herşey varlığını, fıtratını, yeteneklerini, gücünü, enerjisini O'ndan alır. O istemez ise bir sinek bile kanadını oynatamaz. O bütün yaratmasında, iş ve fiillerinde tektir. O'nun eşi, benzeri, ortağı, yardımcısı yoktur. Eşyayı, insanları, keramet sahibi evliyaları, peygamberleri ilahlaştırmamalıdır. Peygamber Efendilerimiz ve onların varisleri olan Evliyaullah, bizlere gerçekleri duyurmak, bizleri Allahü Tealâ'nın varlığından, kural ve hükümlerinden haberdar etmek, bizleri eğitip olgun insanlar haline getirmek için görevlendirilmiş kışılerdir. Onlara sonsuz bir sevgi ve saygı duymalıdır. Ancak onları ilahlaştırmamalıdır. Bu, küfürdür. Eşya ve insanların hepsi yaratıktır. Yaratılmış şeyler, ilah olamaz. Allah'tan başka hiçbir şeyde, hiçbir kimsede, herhangi bir güç ve kuvvet yoktur. Her şeye gücünü de, kuvvetini de, sahip olduğu bütün özellikleri ve yetenekleri de veren Allah'tır. İnsanları da, onların işlerini de yaratan Allah'tır.
Allah (c.c.)'ın madde aleminde yarattıklarını, belli kurallara ve belli bir programa bağlı olarak sebeplerle yaratması ve bazı sebeplere yapışıldığında bazı sonuçların elde edilmesi bazı insanları yanıltmış ve kendilerinde güç görmelerine sebep olmuştur. Halbuki her şeyin yaratıcısı ve mutlak hakimi, her bilginin ve her gücün mutlak sahibi, Allahü tealâ'dır. O varlığında, sıfatlarında, yaratmasında ve alemi çekip çevirmesinde hiçbir şeyi kendisine ortak etmez. O, tektir. Bu konuda en küçük bir tereddüt duymamalıdır. Ayet-i kerimelerde:
"De ki: O Allah bir tektir." (İhlâs, 1)
"Allah O'dur ki, O'ndan başka İlah yoktur," (Taha, 8)
"Tanrınız, tek bir Tanrıdır." (Nahl, 22)
"Eğer yerle gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir." (Enbiya, 22)
"De ki: Eğer dedikleri gibi Allah'la beraber tanrılar bulunsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibiyle savaşmaya bir yol ararlardı." (İsra, 42)
"Allah çocuk edinmek isteseydi, yaratıklarından dilediğini seçerdi. O münezzehtir, O; gücü her şeye yeten tek Allah'tır." (Zümer, 4)
buyruldu.
• Allah, kendi zatı ile ayakta kalır (kıyam binefsihi).
O kendi zatı ile ayakta kalır, varlığını sürdürebilmek için hiçbir şeye muhtaç değildir. Halbuki yaratılmış şeylerin hepsi varlıklarını sürdürebilmek için Allah'a muhtaçdır. Çünkü onların enerjilerini veren, ihtiyaçlarını gideren, Allah'tır. Kendimizi düşünelim. 10 dakika oksijensiz kalsak, ölürüz. Tüm canlılar böyledir. İhtiyaçları olan besinler, sıcaklık, oksijen vb. sağlanmadığı zaman ölürler. Allahü Tealâ, hiçbir şeye muhtaç değildir, fakat herkes, herşey O'na muhtaçtır. Her canlının ihtiyaçlarını karşılayarak onları ayakta tutan O'dur. Ayet-i kerimelerde:
"Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, daima diridir. Bütün varlığı ayakta tutan, idare edendir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur.(Bakara, 255)
"Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile ayakta durması O'nun ayetlerindendir." (Rum, 25)
"Allah her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır."(İhlâs, 2)
"Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız, Allah ise müstağnidir, övülmeğe layık olandır." (Fatır, 15)
buyruldu.
• Allah, yarattığı şeylerden hiçbirine benzemez (muhalefet'ün lil havadis).
Allahü Tealâ, yarattıklarından hiçbir şeye benzemez. Hiçbir şey, O'nun eşi, dengi, benzeri değildir.
"Hiçbir şey O'na denk değildir." (İhlâs, 4)
"O'nun benzeri olan hiçbir şey yoktur." (Şura, 11)
Pek değerli okuyucularım,
Yaratıcımız olan Allahü Tealâ'nın mahiyetini hiç kimse bilemez, anlayamaz, kavrayamaz. Biz O'nun varlığını, kendi bildirmesi ile, Kur'an-i kerim ve Hadis-i Şeriflerde bildirilen bu sıfatlarından ve O'nun madde alemindeki işlerinden, etkilerinden anlarız. O bazen bir kulunun duası üzerine, olması umulmayan sebepler yaratır ve o işin olmasını sağlar. Bazen de insanlar çok istediğ halde, çeşitli sebepler yaratarak onlara engel olur. O'nun yaptığı her şey, kullanı için hayırdır, adalettir, rahmettir. Dünya kurulduğundan beri gelen bütün Peygamberler, "Lailaheillallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) sözünde kısa ve yoğun ifadesini bulan bu altı sıfatıyla Allahü Tealâ'yı bizlere anlatmaya çalıştılar.
Değerli Kardeşim,
Allahü Tealâ'yı, günahlardan ve her türlü yalandan korunmuş olan bu Allah elçilerinin bildirdikleri gibi kabul etmeye mecbursun. Allahü Tealâ'nın sıfatlarını, diğer herhangi bir eşyanın niteliklerini idrak ettiğin gibi beş duyun ile anlamaya çalışma. Bunlar, beşduyu ile anlaşılır şeyler değildir. Ancak akılla idrak edilir. Bir at, bir köpek sahibini tanıyacak şekilde yaratıldı, ama beş-on yıllık bir projeyi yapacak ve yürütecek şekilde yaratılmadı. Aynı şekilde, sen de Allahü Tealâ'nın sana bahşettiği akıl ve üstün yeteneklerle, Rabbini tanıyacak, dünyayı çekip çevirecek, 50-100 yıl sonrasını kapsayacak projeler üretebilecek şekilde yaratıldın, ama sahip olduğun duyu organların ile Allahü Tealâ'yı algilayabilecek şekilde yaratılmadın. Buna gücün yetmez. O sebeple Rabbin hakkında, O'nun değerli elçilerinin verdiği bilgilerle yetinmek zorundasın.
O'nun rahmetinden dünyada herkes yararlanır. Ama ahırette yalnız kendisine samimiyetle inanıp hükümlerine tabi olanlar yararlanacaklardır. Onun için dünyanı, nefsinin bir türlü sonu gelmeyen süfli arzuları peşinde koşarak heder etme. Unutma ki Yaratan'ın lûtuf ve ihsanı pek bol olduğu gibi, cezası da pek şiddetlidir. Dünya, ahıret için bir kazanç yeridir. Bu fırsatı kaçırma!... Defter kapanıp iş hesaba kaldıktan sonraki pişmanlık fayda vermez...
Allah'a emanet olunuz.
Dr. İsmail Ulukuş